Evrim Düşüncesinin Öncüleri

Kullanıcı DeÄŸerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 
{mosbanner:cid=1}
 
18. yüzyıla bilimsel devrimin kimya ve biyolojide kendini duyurduÄŸu dönem diye bakılabilir. Biyolojide ilk önemli giriÅŸimi Fransız doÄŸa bilgini Buffon'a (1707-1788) borçluyuz. YaÅŸamını doÄŸa tarihi incelemelerine adayan Buffon canlıların sınıflanmasına iliÅŸkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliÅŸtirme amacındaydı. İlgilendiÄŸi konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diÄŸer kalıntılara dayanarak canlı ve cansız dünyada hemen her ÅŸeyin evrim sürecinde oluÅŸtuÄŸu görüÅŸündeydi. Tahmin edileceÄŸi gibi bu görüÅŸün dile getirilmesiyle kilise ayaÄŸa kalkar; Buffon sonunda, "Dünyanın oluÅŸumuna iliÅŸkin söylediÄŸim her ÅŸeyi, özellikle kutsal kitapta yazılanlara ters düÅŸen sözlerimi, geri alıyorum," demek zorunda kalır.
.
Ancak evrimin baÅŸka çevrelerde de ilgi konusu olduÄŸunu görüyoruz. Condorcet, Lord Monboddo, Cuvier gibi düÅŸünürlerin, insanın ilkel yaÅŸamdan ileri uygarlık düzeyine geçiÅŸ sürecini bir ilerleme olarak iÅŸlemeleri evrim düÅŸüncesinin yaygınlık kazanmasını kolaylaÅŸtıran bir geliÅŸmedir. İnsanın sosyal ve kültürel yaÅŸamında ilerleme varsa, biyolojik yaÅŸamında niçin olmasın? Evrim kilisenin tutumuna karşın çağın ilgi odaklarından biridir, artık!
 
Ünlü İsveç botanikçisi Linnaeus'un (1707-1778) modern sınıflama yönteminin temelini oluÅŸturan çalışması biyolojide evrim düÅŸüncesine güç kazandıran baÅŸka bir çalışmadır. Buffon ile Linnaeus, belki de kilisenin baskısı nedeniyle, evrimin yalnızca tür içinde olabileceÄŸi, dolayısıyla bir türün baÅŸka bir türe dönüÅŸemeyeceÄŸi görüÅŸünde birleÅŸmiÅŸlerdi. 19. yüzyıla gelindiÄŸinde dinsel baÄŸnazlık eski etkisini büyük ölçüde yitirmiÅŸ ya da yitirmeye yüz tutmuÅŸtur. Darwin'in dedesi Erasmus Darwin (1731-1802) de Buffon gibi canlıların yaÅŸam dönemlerinde uÄŸradıkları deÄŸiÅŸikliklerin yeni kuÅŸaklara geçmesiyle evrimleÅŸtiÄŸi görüÅŸündeydi. Bu düÅŸünceyi daha belirgenleÅŸtiren Fransız doÄŸa bilgini Lamarck (1744-1829) evrim konusunda kapsamlı ve tutarlı ilk kuramı oluÅŸturan kiÅŸidir.


    Lamarck'ın evrim kuramını ana çizgileriyle ÅŸöyle belirtebiliriz:

    (1)    Uzun çaÄŸlar alan evrim sürecinde karmaşık organizmalar basit canlılardan türemiÅŸtir.
    (2)    Evrim sürecinde canlılar yaÅŸam çevreleriyle uyum kurmuÅŸ, deÄŸiÅŸen çevre koÅŸullarına göre yeni biçimler almışlardır. Aynı türden deÄŸiÅŸik formların ortaya çıkmasına olanak vardır; türler sanıldığının tersine sabit deÄŸildir.
    (3)    Türlerin evcilleÅŸtirme ve yapay üretme yoluyla kısa zamanda yapısal deÄŸiÅŸim geçirmesi olanaklıdır. Bunufı sayısız örneklerini çiftliklerdeki baÅŸarılı ıslah çalışmaların da görmekteyiz.
    (4)    Evrim sürecinin devamı için karmaşık organizmalara dönüÅŸen basit canlıların yerini yeni basit canlıların doldurması gerekir. Lamarck bu yenilenmenin sürekli spontane üremeyle saÄŸlandığı görüÅŸündeydi.
    (5)    Böyle bir evrim sürecinin kaçınılmaz sonucu canlı dünyanın en basitten en karmaşık organizmalara ulaÅŸan bir geliÅŸmeler dizisi oluÅŸturmasıdır. Bunun böyle olmadığını farkeden Lamarck dizideki boÅŸluklarla düzensizliÄŸi, canlıların deÄŸiÅŸen çevre koÅŸullarına ayak uydurma çabalarıyla açıklama yoluna gider.
    (6)    Bireylerin kendi yaÅŸamlarında edindikleri avantajlı özelliklerin kalıtsal yoldan yeni kuÅŸaklara geçtiÄŸi tezi. Kuramına iÅŸlerlik kazandırması bakımından bu tezi özellikle iÅŸleyen Lamarck, kalıtımda kullanışın (ya da kullanışsızlığın) etkisini vurgulamıştır. ÖrneÄŸin, sürünme alışkanlıgına kendini bırakan yılanın yürüme organlarını yitirmesi, ya da yüksek aÄŸaç dallarına uzanarak beslenen zürafaların sonunda uzun boyunlu olması.

    Buffon, kalıtsal deÄŸiÅŸmeleri çevresel koÅŸullardaki deÄŸiÅŸikliklerle açıklıyordu. Çevresel modifikasyonların kalıtsallığını kabul eden Lamarck ise özellikle kullanış ya da kullanışsızlık etkisini önemsiyordu.

    Lamarck kuramı bilim çevrelerinde baÅŸtan beri doyurucu bulunmamıştır. Kurama yöneltilen eleÅŸtirileri kısaca gözden geçirelim.


    Lamarck Kuramının YetersizliÄŸi

    Lamarck organizmanın yaÅŸam döneminde edindiÄŸi özelliklerin ya da uÄŸradığı modifikasyonların (bunlara çevresel koÅŸullardaki deÄŸiÅŸiklikler yol açabileceÄŸi gibi kullanış ya da kullanışsızlık da neden olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuÅŸaklara geçtiÄŸi; uzun süre alan bir birikimle evrimsel deÄŸiÅŸikliÄŸe dönüÅŸtüÄŸü görüÅŸündedir. (Buffon evrimi çevre koÅŸullarındaki deÄŸiÅŸiklikle, Lamarck ise organizmanın duyduÄŸu ihtiyaca göre organların kullanılışı veya kullanışsızlığıyla açıklıyordu. Lamarck'a göre, deÄŸiÅŸen çevre koÅŸullarına uyum saÄŸlama çabasında yararlı olmayan organlar kullanılmadığı için giderek körelir; yararlı olan organlar kullanıldığı için geliÅŸme olanağı bulur. Dahası, olaÄŸanüstü durumlarda ihtiyaca göre oluÅŸan yeni organlar sonraki kuÅŸaklardaki birikimle yeni form ve türlerin oluÅŸmasına yol açar.)

    İlk bakışta akla yakın gelen Lamarck kuramının bilim çevrelerinde ilgi bulmamasının baÅŸlıca nedenlerinden biri kuramın olgusal içerikten yoksun olması, gereÄŸince kanıtlanmamasıdır. Hatta yakından bakıldığında kuramın birtakım gözlemsel olgulara ters düÅŸtüÄŸü bile söylenebilir. Bu olgulardan birkaçına deÄŸinelim. Örnek olarak, sosyal böceklerden iÅŸçi karınca ve iÅŸçi arıları alalım. Bunlar üreme bakımından kısırdır; döl vermedikleri için yaÅŸam dönemlerinde edindikleri özellikleri ya da uÄŸradıkları modifikasyonları yeni kuÅŸaklara geçirmelerine olanak yoktur. Oysa, bu iÅŸçilerin çevreye ve yaÅŸam biçimlerine uyumları son derece ileri bir düzeydedir.

    Kuramı yanlışlayan ikinci örnek daha ileri düzeydeki böceklere iliÅŸkindir. Bunlar kısa süren tırtılımsı bir yaÅŸam döneminden sonra yetkin kanatlı biçimleriyle ortaya çıkarlar; sonra bir daha ne büyürler ne de tüylerini dökerler. Üstelik, bunların yapıları ve çoÄŸunlukla hayret verici uyumları katı boynuzumsu maddeden oluÅŸan dış iskeletle belirlenmiÅŸtir; öyle ki,, çevresel etkenler altında ya da egzersizle herhangi bir modifikasyona uÄŸramaz. Krizalit döneminden sonra herhangi bir modifikasyon olmadığına göre sonraki kuÅŸaklarda evrime dönüÅŸecek bir birikim de söz konusu olamaz elbet.

    Buna benzer bir baÅŸka örnek insanları da içine alan omurgalılara iliÅŸkindir. YaÅŸamımızda diÅŸlerimizin uÄŸradığı tek modifikasyon yıpranmaları, çürüyüp dökülmeleridir. O halde, iÅŸleviyle tam bir uyum içinde olan diÅŸ yapımızın, Lamarck'ın anladığı türden bir kalıtıma dayanmış olmasına olanak yoktur. Son bir örnek, "Drosophila" denen meyve sineÄŸi üzerinde yapılan bir incelemeye iliÅŸkindir.(1) Kullanılması 69 kuÅŸak boyunca önlenen gözlerin ne yapısında ne de sineÄŸin fototropik duyarlığında bir deÄŸiÅŸiklik gözlenmiÅŸtir.

    Bu türlü belirlemeler de göstermektedir ki, Lamarck kuramı olgusal dayanaktan yoksundur. Kalıtsal olarak biriken modifikasyonlar olmadığı.halde son derece karmaşık uyumluluklar kurulabilmekte; tersine, kuÅŸaklar boyunca kullanılmayan organlar yapı ve iÅŸlevlerini korumaktadır. Bu sonuçlar göz önüne alındığında, Lamarck kuramının neyi açıkladığı ya da ne iÅŸe yaradığı sorulabilir!

    Evrim düÅŸüncesini deÄŸil ama geçerliliÄŸini bugün de sürdüren evrim kuramını Charles Darwin'e (1809-1882) borçluyuz.(2) Fizik ve astronomide Galileo ile Newton'un yeri ne ise Darwin'in biyolojideki konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin'in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öÄŸe içermektedir: (1) Canlı dünyada varolan deÄŸiÅŸik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliÅŸtiÄŸi; (2) Canlılar arasında "yaÅŸam savaşımı" ve "en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması" diye dile getirilen evrimin gerçekleÅŸme düzeneÄŸi. Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, ÅŸimdi genel bir belirlemeyle yetineceÄŸiz.

    Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kiÅŸi olmamakla birlikte, bu savı doÄŸrulayan çok sayıda deÄŸiÅŸik gözlemsel kanıt ortaya koymuÅŸtur. Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliÄŸi kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneÄŸini oluÅŸturan "doÄŸal seleksiyon" ilkesi Darwin'in asıl önemli katkısı olarak bilinir. DoÄŸal seleksiyonun anlamı nedir, nasıl iÅŸlemektedir?

    Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doÄŸanın besleyemeyeceÄŸi sayı ve hızda çoÄŸaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuÅŸakta bireylerin pek çoÄŸu erginlik çağına ulaÅŸmadam yok olmaktan kurtulamaz. Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaÅŸamı sürdüreceÄŸi, hangilerinin yok olup gideceÄŸi nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında bir eleme düzeneÄŸi iÅŸlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da ÅŸansın rolü yok deÄŸildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koÅŸullara uyum saÄŸlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar, aynı türden de olsalar birbirlerinden çeÅŸitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana-babadan olan kardeÅŸler arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaÅŸam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu savaşımda çevre koÅŸullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elveriÅŸli olanların üstünlük saÄŸlaması, diÄŸerlerinin yenik düÅŸüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi, görecel olarak daha hızlı koÅŸan tavÅŸan ve geyiklerin düÅŸmandan kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan daha güçlü olanların çiftleÅŸip döl verme, boynu daha uzun zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuÅŸkusuz. Milyonlarca yıllık süreler düÅŸünüldüÄŸünde yaÅŸam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha geliÅŸmiÅŸ türlere yol açtığı kolayca anlaşılır.

    Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları iÅŸleyen doÄŸal seleksiyon düzeneÄŸinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inanandaydı. Ne var ki, doÄŸal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneÄŸi yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.


    Darwin Kimdir, Bilimsel Devrimi Nasıl Algılandı?

    Darwin, evrim düÅŸüncesine bilimsel temel kazandıran doÄŸa bilginidir. Entelektüel bir aile geleneÄŸi ile Büyüyen Darwin, üç yıl tıp öÄŸrenimi gördükten sonra ilahiyat öÄŸrenimi için Cambridge Üniversitesi'ne girer. Ama onu asıl ilgilendiren ÅŸey böcek koleksiyonudur. Bu merak ona beÅŸ yıl süren bir bilimsel geziye katılma olanağı saÄŸlar. İngiliz Kraliyet gemisi Beagle'le sürdürülen bu gezinin misyonu Patagonya, Tierra del Fuego'nun yanı sıra Åžili, Peru ve Pasifik'teki bazı adaların haritasını çıkarmak, Güney Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda ve Tasmanya kıyılarını kapsayan dünya çevresinde bir dizi kronometrik ölçmeler yapmaktı. Darwin geziye doÄŸa bilimcisi kimliÄŸiyle katılmıştır. 1831'de denize açılan gemi 1836'da İngiltere'ye döner. Yüklü inceleme notlarıyla gemiden inen Darwin'in dönüÅŸü yakınlarının dışında kimseyi ilgilendiren bir olay deÄŸildi, o zaman. Ancak aradan 23 yıl geçtikten sonra bu gezinin bilimsel önemi, insan düÅŸüncesinde yol açtığı büyük devrim ortaya çıkacaktı.

    Gezi boyunca Darwin'i bir gözlemci olarak en çok türler arasındaki iliÅŸkiler, canlıların deÄŸiÅŸen çevre koÅŸullarına uyum saÄŸlamada gösterdikleri olaÄŸanüstü beceri, birbiriyle sıkı yakınlığı olan hayvan topluluklarının güneye doÄŸru kaydıkça yerleÅŸim bakımından nasıl sıralandıkları ilgilendirmiÅŸti. Çevrenin topluluklar üzerindeki etkisi gözden kaçmayacak kadar belirgindi. Darwin'den önce Lamarck'ın önemle üzerinde durduÄŸu bu gözlem onun kuramının özünü oluÅŸturmuÅŸtu. Türlerin kökenini deÄŸiÅŸen çevre etkisinde organların kullanılış ya da kullanışsızlık biçimine baÄŸlayan Lamarck kuramının olgusal kanıttan yoksun kaldığına daha önce deÄŸinmiÅŸtik. Darvvin, dedesi Erasmus Darwin'in evrim düÅŸüncelerinin yanı sıra Lamarck'ın çalışmasını da yakından biliyordu. Ancak Darwin'in gözünde bu çalışmaların hiçbiri türler arasındaki farkları açıklayacak yeterlikte deÄŸildi. Gezi notlarına belli bir düzen vermeye koyulduÄŸunda özellikle türlerin deÄŸiÅŸimine iliÅŸkin gözlemlerini dikkat çekici bulmuÅŸtu. Ancak henüz belirsiz kimi hipotezler dışında elinde "kuram" diyebileceÄŸimiz belli bir açıklama yoktu. Geziden dönüÅŸünün ilk iki yılı Darwin için bir tür bocalama dönemi olmuÅŸtur. Bu sırada eline bir rastlantı olarak geçen bir kitap, Thomas Malthus'un Nüfus Üzerine İnceleme adlı yapıtı, arayışı içinde olduÄŸu açıklamanın ipucunu ona saÄŸlar. Bir rahip olan Malthus amatör bir ekonomist olarak da çalışıyordu. Kitabında, nüfus büyüklüÄŸüyle saÄŸlanan yiyecek miktarı arasındaki iliÅŸkiyi ele almış, nüfus artış hızının yiyecek üretimini sürekli aÅŸma eÄŸilimi gösterdiÄŸi savını vurgulamıştı.(3) Malthas, savaÅŸ, kıtlık ve salgın hastalıkların nüfusta hızlı büyümeyi bir ölçüde sınırladığı, yoksa sonucun tüm dünya için kaçınılmaz bir yıkım getireceÄŸi görüÅŸündeydi. 19. yüzyılın ilk yarısı İngilteresi'nde nüfus gerçekten öylesine büyük bir artış hızı içindeydi ki, beslenme sorunu kaygı verici bir ağırlık kazanmıştı. Malthus'a göre nüfus artışının o günkü hızda devam etmesi halinde insanların bulunan yiyeceÄŸi paylaÅŸma savaşımı azgın boyutlara ulaÅŸacak, güçlüler karşısında güçsüzler çok geçmeden yok olup gidecekti.

    Darwin, Malthus'un çizdiÄŸi bu karamsar tabloda canlılar dünyasına özgü evrimsel deÄŸiÅŸimin motor gücünü yakalar. Pasteur, "Bilimde mutlu rastlantı ona hazır kafa için vardır," demiÅŸti. Malthus'un insanlık için pek iç açıcı olmayan öndeyisinin, Darwin'in kafasında nasıl bir ÅŸimÅŸek çaktırdığını kestirmek güç deÄŸildir. Darwin'in mutlu saydığı bu etkiyi dile getiriÅŸini birlikte okuyalım:

      Malthus'un nüfusa iliÅŸkin denemesini vakit doldurmak için okuyordum. Uzun süren yoÄŸun gözlemlerimle her yerde tanık olduÄŸum canlılar arasındaki "yaÅŸam savaşımı" olayının anlamını kavramaya hazırdım. Hemen gördüm ki, çetin çevresel koÅŸullar altında canlıya avantaj saÄŸlayan özellikler korunur, saÄŸlamayan özellikler zamanla yok olur. Bu süreçte yeni türlerin oluÅŸması kaçınılmazdır. Artık elimde çalışmalarıma ışık tutan bir kuram vardı!

    Darwin gibi doÄŸal tarih meraklısı bir baÅŸka araÅŸtırmacı da, gene bir rastlantı olarak Malthus'u okumuÅŸ, aynı sonuca ulaÅŸmıştı. Darwin, 1858'de Malaya'dan incelemesi için kendisine postalanan bir yazı eline geçinceye dek Alfred Russell Wallace (1823-1913) adlı kiÅŸiden habersizdi. Wallace'ın yazısı, Darwin'in Malthus'tan esinlenerek oluÅŸturduÄŸu kuramı ana çizgileriyle içeren bir özetti. Darwin'in bu durumda uÄŸradığı ruhsal sarsıntıyı kestirmek güç deÄŸildir. Ne var ki, onun bir bilim adamından beklenen dürüst davranış örneÄŸini verdiÄŸini biliyoruz. Darwin, Wallace'ın isteÄŸi doÄŸrultusunda yazıyı okuduktan sonra dönemin ünlü jeoloji bilgini Sir Charles Lyell'e bir açıklamayla birlikte gönderir. Darwin açıklamasında kendisinin de uzun bir dönemi kapsayan çalışmalarında aynı sonuca ulaÅŸtığını, bu konuda hazırladığı kitabının yakında yayımlanacağını bildiriyordu. Durum gerçekten Darwin için iç açıcı deÄŸildi. Lyell ile Darwin sonunda hakça bir çözüm buldular: Wallace'ın yazısı ile Darwin'in sözünü ettiÄŸi kitabının bir özeti Linnean Kurumu'nda birlikte okunacak, sonra kurumun dergisinde yayımlanacaktı. Derginin Eylül 1858 sayısında çıkan bu iki yazı, ne yazık ki, beklenenin tersine, yankı uyandırmaz. Yalnızca bir eleÅŸtiri göze çarpar; onda da, "yazılarda yeni olan her ÅŸeyin yanlış, doÄŸru olan her ÅŸeyin de zaten bilindiÄŸi," küçümsemesi vardır.

    Ancak cesaret kırıcı bu durum Darwin'i pek etkilemez: Lyell ile tanınmış botanikçi Hooker'in teÅŸvikiyle hazırlamakta olduÄŸu kitabını bir an önce bitirmeye koyulur. Türlerin Kökeni adlı ünlü yapıt Kasım 1859'da yayımlanır. İlk baskı kitabın satışa çıktığı gün kapışılır; ikinci baskı da birkaç gün içinde tükenir. Yeni baskılar birbirini izlemekle kalmaz, kitabın çok geçmeden Avrupa ülkelerinde, bu arada Japonya'da, çevirileri yayımlanır. Bu o dönemde pek az kitap için söylenebilecek bir baÅŸarıdır. Türlerin Kökeni, kısa sürede yarattığı sarsıcı etki bakımından Rousseau'nun Sosyal Kontrat, Marx'ın Sermaye, Thomas Paine'in İnsan Hakları gibi devrimsel etki yaratan kitaplarla boy ölçüÅŸebileceÄŸini gösterir. Bu kitapla bilim tarihinde yeni bir dönem baÅŸlamıştır.

    Türlerin Kökeni'nde Darwin türlerin oluÅŸumunu bireyler arasındaki varyasyonları kullanan doÄŸal seleksiyona baÄŸlamıştı. 1871'de yayımlanan İnsan Soyu'nda ise Darwin ikinci bir tezle, ortaya çıkıyordu: insan bir hayvandır; tüm diÄŸer hayvanlar gibi evrim sürecinin ürünüdür.

    Kutsal kitapların bilinen öÄŸretileriyle açıktan açığa çeliÅŸen bu tez yalnız baÄŸnaz din çevrelerini deÄŸil, insanda Tanrısal imge olduÄŸu düÅŸüncesine koÅŸullanmış pek çok kimseyi, bu arada kimi bilim adamlarını öfkeyle ayaÄŸa kaldırır. Ortalığı yatıştırma gereÄŸini duyan Wallace, Darvin'in imdadına koÅŸmaktan kendini alamaz:

      Darwin'in evrim kuramı, en aşırı mantıksal sonucuna götürülse bile, insanın spiritüel doÄŸasına iliÅŸkin inanca ters düÅŸmek ÅŸöyle dursun, o inancı destekler niteliktedir.

    Ne var ki, Wallace'ın pek inandırıcı olmayan bu yorumu etkisiz kalır, özellikle kilisenin içine düÅŸtüÄŸü tedirginlik giderilemez Bu tedirginlik nedensiz deÄŸildir: Evrim kuramı entelektüel kesimde olduÄŸu kadar halk kitleleri arasında da destek bulur. Darwin kendisinden 300 yıl önce gelen Kopernik gibi insan düÅŸüncesinde köklü bir devrim baÅŸlatmıştır. Kopernik arzın güneÅŸ çevresinde dönen bir gezegen olduÄŸunu söyleyerek; Darwin canlıların, bu arada insanın uzun evrim sürecinde oluÅŸtuÄŸuna doyurucu kanıtlar getirerek, evrende arza ve insana özel konum veren geleneksel düÅŸünceyi yıkıyordu. Gerçi Galileo'dan sonra giderek saygınlığını yitiren kilisenin bu geliÅŸmeyi önleyecek ya da etkisiz kılacak gücü kalmamıştı; ama Tanrı'ya doÄŸrudan bir saldırı saydığı Darwin kuramını içine sindirmesi de beklenemezdi, elbet. Teoloji, canlılar dünyasına iliÅŸkin bilimsel geliÅŸmelere çok daha duyarlıdır: Fiziksel dünyanın mekanik açıklamasına zamanla alışılmıştı; ancak canlıların oluÅŸumunda Tanrı'nın dışlanması göz yumulacak bir saygısızlık deÄŸildi. Gerçekten, Darwin türlerin evrimini, Newton'dan kaynaklanan ve 19. yüzyıl bilim dünyasında egemenlik kuran mekanik görüÅŸle açıklamaktaydı. T. H. Huxley'in, bilim çevrelerinde Türlerin Kökeni'ne gösterilen ilgiden söz ederken çaÄŸdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiÄŸi söylenebilir:

      Biz, doÄŸrudan olgularla yüz yüze getirilerek geçerliÄŸi yoklanabilecek açık ve kesin bir açıklama arayışı içindeydik. Türlerin Kökeni aradığımız hipotezi bize saÄŸlamıştı. Yaratılışçı öÄŸretiyi kabul etmiyorduk ama yerine koyacağımız ne vardı elimizde?

    Darwin kuramı üzerinde bilim adamları arasında baÅŸlayan tartışma çok geçmeden geniÅŸler, halk kesimlerine inen kırıcı çekiÅŸmeye dönüÅŸür. Bilim dünyasında çoÄŸunluk açık ve doyurucu bulunan doÄŸal seleksiyon düÅŸüncesine baÄŸnaz çevrelerin tepkisi gecikmez. 1860'da yer alan ve "Oxford Toplantısı" diye ün kazanan ilginç çekiÅŸme aradan yüzyılı aÅŸkın bir zaman geçmesine karşın unutulmamıştır. Taraflar çatışmaya hazırlıklı gelmiÅŸlerdi. Kilise yüzyılların deneyim ve bilenmiÅŸ argümanlarıyla ortaya çıkıyordu. Hedefi DarvinciliÄŸi vurmak, kutsal kitabın yanılmazlığı dogmasını kurtarmaktı. Düelloyu, etkili konuÅŸma gücüyle tanınan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce üstlenmiÅŸti. Olayın öyküsünü Hıudey'in YaÅŸamı ve Mektupları adlı biyografiden okuyalım:

      Daha toplantı salonunun kapıları açılmadan Oxford topluluÄŸu, piskoposun Darwin'i ezeceÄŸi söylentisiyle çalkanmıştı. Wilberforce'u tartışmaya, Darwin'e kiÅŸisel kin besleyen Profesör Owen hazırlamıştı. Karşısında Darwin'in "çoban köpeÄŸi" diye bilinen T. H. Huxley vardı. Aslında Huxley'in niyeti dinleyici olarak kalmak, tartışmaya katılmamaktı. Tartışmanın çok geçmeden demogojiye dönüÅŸüp soysuzlaÅŸacağı endiÅŸesini taşıyordu. Öyle bir kalabalıkta akıl deÄŸil, duygular ağır basacak, dolayısıyla bilimsel bir tartışmaya olanak olmayacaktı. Hatta arkadaÅŸlarının ısrarı olmasa, toplantıya katılmayı bile İstemiyordu. Toplantıya gelenler öylesine kalabalıktı ki, Oxford Müzesi'nde ayrılan salon yetersiz görülerek kütüphanenin Batı Odası diye bilinen daha geniÅŸ bir salona geçilir. KonuÅŸmacılar daha gelmeden salon tıka basa dolmuÅŸ, nefes alınacak yerkalmamıştı. Salonun batı kesiminde pencerelere kadar doluÅŸan bayanlar yer almış, bir yandan yelpazeleriyle serinlerken bir yandan da el kol iÅŸaretleriyle piskoposu coÅŸkuyla selamlıyorlardı. Piskoposun hazır kuvveti kilise takımı da salonun tam ortasında yer almıştı. Salonun kuzey kesimine ise, öÄŸrenciler yığılmıştı; azınlıkta olmakla birlikte onlar da Darwin için seslerini yükseltmeye hazırdılar.

    Wilberforce konuÅŸmak için yerinden doÄŸrulmaya baÅŸlayınca salonda gerginlik artar, tüm gözler ona çevrilir. Piskopos yarım saat boyunca parlak ama içeriksiz bir retorik örneÄŸi sergiler; dinleyicileri düÅŸünmeye deÄŸil duygulanmaya iten, gerçekleri çarpıtan bir dil kullanır. AğırbaÅŸlı bir din adamı görünümünde, evrim düÅŸüncesinin anlamsızlığını vurgular; türlerin baÅŸlangıçtaki yaratılış biçimleriyle kaldığı, Tanrısal düzenin deÄŸiÅŸmeyeceÄŸi temasını iÅŸler. Dinsel törenlerde her zaman ustaca baÅŸvurduÄŸu yöntemle konuÅŸmasının etkisini yükseltmek, karşı tarafa ölüm darbesini vurmak için Huxley'e döner, alaycı bir gülümsemeyle ÅŸu soruyu yöneltmekten kendini alamaz: "Åžimdi öÄŸrenmek istiyorum, sizin maymunla akrabalığınız anne tarafından mı, yoksa baba tarafından mı?" KonuÅŸmak niyetinde olmayan Huxley artık sessiz kalamazdı, piskoposa aÄŸzının payını vermek fırsatı doÄŸmuÅŸtu. YavaÅŸça yerinden doÄŸrulur, sakin, kararlı bir ifadeyle, "Maymunla ÅŸu ya da bu yoldan akraba olmayı düÅŸürücü bulmuyorum. Beni asıl utandıran ÅŸey, söz söyleme ustalığıyla gerçeÄŸi saptıran biriyle ÅŸu anda karşı karşıya kalmış olmamdır."

    Huxley'in bu kısa yanıtı salonun havasını bir anda deÄŸiÅŸtirir, itiÅŸ kakış ve baÄŸrışmalar arasında hanımlardan biri bayılır. ÖÄŸrencilerin ısrarlı isteÄŸi üzerine dönemin tanınmış botanik bilgini Hooker kürsüye çaÄŸrılır. Hooker konuÅŸmasında piskoposun bilimsel verileri hiçe saydığını, bilmediÄŸi bir konuda uzmanlık tasladığını, Türlerin Kökeni'ni okumadığı halde kulaktan dolma sözlerle karaladığını belirtir. Piskopos kendini savunamaz duruma düÅŸmüÅŸtür; kurtuluÅŸu çevresiyle birlikte toplantıyı hemen terk etmekte bulur.

    Bu olay aynı dili kullanmayan din ile bilimin bir araya gelip tartışamayacağını göstermekle düÅŸünce tarihinde önemli bir yer tutar.


    Darwin'in yaptığı neydi? BaÄŸnaz çevrelerin tedirginliÄŸi büyük ölçüde bu soruyu doÄŸru yanıtlayamamaktan kaynaklanıyordu. Darwin türlerin evrimine iliÅŸkin bir kuram ortaya koymuÅŸ, toplayabildiÄŸi gözlem verileriyle kuramını kanıtlamaya çalışmıştı. Bir hipotez niteliÄŸinde olan bu kuram canlılara ve türlerin geliÅŸimine iliÅŸkin bilinen olguları açıklamaya yönelikti. Darwin'in kendisi kuramına bu gözle bakmış olmalı ki, daha doyurucu bir kuramın ortaya çıkması halinde ondan vazgeçebileceÄŸini belirtmekten geri kalmamıştı. GünlüÄŸünden ÅŸunları okuyoruz:

      Bana ne denli çekici gelirse gelsin, olguların ters düÅŸtüÄŸü herhangi bir hipotezimden (ki her konuda hipotez oluÅŸturmaktan kendimi hiçbir zaman alamam) vazgeçebilmem için kafamı saplantılardan uzak tutma çabasından hiçbir zaman kaçınmadım.

    Ne var ki, Darwin'in deÄŸindiÄŸi saplantısız ya da özgürce düÅŸünme çabasının bilim adamları arasında bile yaygın olduÄŸu kolayca söylenemez. Nitekim Darwin daha yaÅŸarken kimi çevrelerin, bu arada bazı bilim adamlarının, evrim kuramına kuÅŸku götürmez bir öÄŸreti gözüyle baktıklarına tanık olmuÅŸtur. İki uçta da baÄŸnazlığın egemen olduÄŸu öyle bir ortamda din ile bilimin, uzlaÅŸması ÅŸöyle dursun, tartışmasına bile olanak yoktu. Din taÅŸlaÅŸmış teolojik dogmalarından, hiç deÄŸilse canlı dünya ve özellikle insan söz konusu olduÄŸunda, en küçük bir ödün vermeyi veya yumuÅŸamayı göze alamamakta; bilim ise mekanik dünya görüÅŸünün büyüsünde hiçbir alanda ne Tanrı'ya ne de ruhsal bir güce yer veriyordu. Öyle ki, Wilberforce ile Huxley toplantı salonunu terk ettiklerinde, birbirine tümüyle yabancılaÅŸan iki bireyi deÄŸil, birbiriyle baÄŸdaÅŸmaz iki ayrı dünyayı simgeliyorlardı.

    Darwin istemeyerek günümüze de uzanan bir bunalıma, kültürde onarılması güç bir çatlaklığa yol açmıştı.


    Tüm devrimsel etkisine karşın Darwin yeterince anlaşılmayan bilim adamlarından biridir. Pek çok kimsenin gözünde onun düÅŸünce tarihindeki yeri kuÅŸkuludur. Kimisine göre zekâsı ortalama düzeyde, kavrayış gücü zayıf olan Darwin baÅŸarısını, doÄŸru zamanda, doÄŸru yerde dünyaya gelmiÅŸ olmasına borçludur. Kimisine göre ise baÅŸarısının gerisinde yalnızca sabır ve yılmayan istenç gücü vardı. Biyografisini yazanlardan biri onu "entelektüel olarak sınırlı, kültüre karşı duyarsız" diye nitelerken, bir diÄŸeri, "olguları toplama gücünü yüksek, düÅŸünceleri birleÅŸtirme yeteneÄŸini zayıf" bulduÄŸu Darwin'in "büyük düÅŸünürler arasında yeri yoktur," der. BaÄŸnazların gözünde ise Darwin bilim adamı deÄŸil, bir ÅŸarlatan, bir göz boyacıdır. Bunlara bilim tarihini okumaları gerektiÄŸini anlatamazsınız. Sıradan kiÅŸilerin Darwin ve evrim konusunda ya hiç ya da pek az ÅŸey bilmeleri doÄŸal sayılabilir, belki. Ama aydın geçinenler arasında bile çoÄŸunluÄŸun yüzeysel bilgiyle yetinmesine ne diyeceÄŸiz?

    Darwin'i yakından inceleyen, gerçekten tanıyan bilim tarihçilerinin yanı sıra onu anlama çabası gösteren aydınların da yadsıyamayacakları gerçek ÅŸu: Darwin üstün yeteneklerle donatılmış, geniÅŸ görüÅŸlü, derin kavrayış gücüyle ayrıntıları gözden kaçırmayan sabırlı bir araÅŸtırmacı, özgün ve kapsamlı kuram oluÅŸturma dehasıyla sayılı bilim adamlarından biridir. Otobiyografisinin son cümlesi onun aynı zamanda ne denli alçakgönüllü olduÄŸunu göstermektedir:

      Sahip olduÄŸum mütevazı yeteneklerim göz önüne alındığında, birtakım önemli noktalarda bilim adamlarını bu denli etkileyebilmiÅŸ olmam gerçekten benim için inanılması güç bir olaydır.

    Charles Darwin, 1882'de 73 yaşında öldüÄŸünde, evrim kuramıyla uygar dünyayı bir tür "yer sarsıntısı" içinde bırakmıştı. DoÄŸadaki konumumuza iliÅŸkin düÅŸüncemiz üzerindeki etkisi bugün bile yeterince deÄŸerlendirilmiÅŸ deÄŸildir. Türlerin Kökeni yayımlanmasından bu yana yaklaşık 150 yıl geçmiÅŸ olmasına karşın ilk canlılığını sürdürmekte, deÄŸiÅŸik çevrelerde tartışılmaktadır.

    Evrim kuramını anlamak, bu kuramın çok yönlü etkilerini deÄŸerlendirmek Darwin'in büyük baÅŸarısını anlamak demektir
 
1) Payne F., "Drosophila ampelophila Loew Bred in the Dark for Sixty-Nine Generations." Biol. Bull. 21: 297, 1911.
2) Darwin 1842'de bir taslağını hazırladığı kuramı üzerindeki çalışmasını. 1858'de A.R. Wallace'ın incelemek üzere gönderdiÄŸi kısa bir yazı eline geçinceye dek sürdürür. Kuramının bu genç doÄŸa araÅŸtırmacısınca da oluÅŸturulduÄŸunu hayretle görür. Wallace'ın çalışması Darwin'in bir bildirisiyle birlikte aynı yıl Linnean Kurumu'nda okunur.
3) Malthus'un sözünü ettiÄŸi fark literatürde genellikle yiyecek üretiminin aritmetik diziyle, nüfusun geometrik diziyle büyüdüÄŸü biçiminde belirtilir.

 
 
 
 
Prof.Dr. Cemal YLDIRIM, Evrim Kuramı ve BaÄŸnazlık (2.bölüm-Evrim DüÅŸüncesi)

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

isminiz@biyoweb.net
Mail Adresinizi Alabilirsiniz

Katkıda Bulunun




Etkinlik Takvimi

<<  Åžub 10  >>
 Pz  Sa  Ã‡  Pe  Cu  Cm  Pa 
  1  2  3  4  5  6  7
  8  91011121314
15161718192021
22232425262728

No current events.

İstatistikler

Üye : 10044
İçerik : 328
İçerik Görüntüleme Sayısı : 300210

BiyoWeb Video

BiyoWeb Video Galerisi


BiyoWeb

Grubu
Powered by  MyPagerank.Net Yahoo bot last visit powered by MyPagerank.Net Msn bot last visit powered by MyPagerank.Net site ekle
Restore Default Settings